Турция - Türkiye

Категории
Мои стихи / Şiirlerim [18]
Стихи о Турции и не только о ней
Турецкие поэты [4]
Türk şairleri
Rus şiirler Türkçede [8]
Стихи Эмина Джошкуна [8]
Коды городов
Календарь - Takvim
«  Сентябрь 2019  »
ПнВтСрЧтПтСбВс
      1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30
Друзья - Dostlar

Турецкий клуб в Москве
Türk Külübü Moskova'da

Турецкий Клуб
      Турция.ру - место под солнцем!
        Турция.Ру
            Мой дом - Турция


                Айда.Ру - отзывы туристов об отелях Турции.


                Наш опрос

                Какая тематика в культуре Турции Вам наиболее интересна?

                 

                [ Результаты · Архив опросов ]

                Всего ответов: 964
                Счетчики- Sayaçlar


                ОТЗЫВ.Ру

                Главная » Rus şiirler Türkçede










                Ey düşüncesizlik! Ey tatlı günah,
                Sen hem can dost, hem can düşmansın bana!
                Gözlerime gülüş saçtın her sabah
                Ve eğlence soktun damarlarıma!

                Öğrettin ki parmağımda bu yüzük
                Yaşam armağanım değildir benim!
                Bir iş yönelikse bitişe dönük,
                Onu daha baştan bitirmeliyim.

                Hem filiz, hem metal oldum yine de
                Beceriksiz sanıldığım ömrümde
                Çikolata sundum acı çekene
                Ve hep güldüm fani yüzler önünde.

                Çeviren: Ahmet Emin Atasoy



                Zıyaretçi


                Ey benzeşim ziyaretçi,
                Bakışların yine yerde,
                Bir zamanki o ben gibi.
                Ama sen dur, sus ve bekle.
                Şakayık ve gelincikler
                Arasından bak ve oku
                Marina'ydım bir zamanlar
                Yaşamım çok kısa oldu.
                İçersinde bulunduğum
                Bu mezardan hiç korkma sen'
                Ben de vardım, gülüyordum,
                Hatta gülmem gerekmezken.
                Dalga dalgaydı saçlarım
                Kanım ateşten de sıcak.
                Bu dünyada ben de vardım!
                Ey benzeşim, halime bak!
                Otları temizle biraz
                Orda çilekler var gizli
                Mezarlıkta bulunamaz
                Onlar gibi lezzetlisi.
                N'olur artık surat asma
                Ve başını biraz dik tut;
                Beni kolayca anımsa
                Sonra da kolayca unut.
                Altında parlak güneşin
                Sen ki, sanki altındansın!
                Topraktan yükselen sesim
                Seni sakın korkutmasın.

                Çeviren: Ahmet Emin Atasoy





                İşte yine o pencere,
                Uyku tutmayan. Bakıyorum.
                Şarap mı içiyorlar,
                İçmeden mi oturuyorlar,
                İki ruh hiç ayrılmaz mı?
                Bil ki, her evin
                Öyle bir penceresi var.

                Ayrılık ve kavuşmanın haykırışı,
                O pencere’dir!
                Bin mumlu mu, üç mumlu mu,
                Kim bilir!..
                Zihnimin rahatı uzaklara kaçmış,
                Şimdi benim de evimin
                Böyle penceresi varmış...

                O uykusuz ev için,
                Ateşli pencere için
                Dua et, dostum benim!..

                Çeviren: Elena İvanova




                Hoşuma gidiyor

                Hoşuma gidiyor bana deli olmamanız,
                Size deli olmayışım hoşuma gidiyor.
                Bu ağır yerkürenin ayaklarımızın altından
                Asla kaymayacak olması hoşuma gidiyor.
                Hoşuma gidiyor komik olabilmek,
                Kaygısız olabilmek - ve kelimelerle oynamamak
                Ve kollarımız her birbirine hafifçe değdiğinde
                Hain bir dalgayla kızarmamak.

                Bir de benim önümde
                Sakince bir başkasına sarılmanız hoşuma gidiyor,
                Benim de sonsuza kadar ateşlerde yanmamı
                İstemiyorsunuz, öptüğüm siz değilsiniz diye.
                Sonra benim güzel ismimi, canımın içi,
                Ne gündüz, ne gece ağza almamanız sebepsizce…
                O şarkıları hiç duymayacak olmak mesela
                Düğünümüzün büyülü sessizliğinde.

                Size şu kalbimle, şu ellerimle teşekkür ederim;
                Beni -kendinizden habersiz- bu denli sevdiğiniz için,
                Huzurlu gecelerim, günbatımındaki buluşmalarımızın seyrekliği için,
                Ayışığı altında yürümeyişlerimiz,
                Başımızın üstünde olmayan güneş için,
                Bana, yazık ki, deli olmadığınız,
                Size, yazık ki, deli olmadığım için.

                Çeviren: Bilinmeyen





                Arduvaz Tahtalara Yazıyorum Adını..

                Arduvaz tahtalara yazıyorum adını
                Solgun yelpaze kanatlarına
                Nehirlerin, denizlerin kumuna
                Buzlara ve yüzüğümle çiziyorum adını

                Ve asırlık ağaçların kalın gövdelerine…
                Bilir misin, doğruluğundan kimse kuşkulanmasın diye
                Sevildiğinin, sevildiğinin, sevildiğinin!
                Gerçekliğini çiziyordum gök mavisinin.

                Ve istiyordum ki her biri çiçeklensin
                Parmaklarımın ucunda yüzyıllar boyunca!
                Sonra, masaya eğerek alnımı
                Haçlarla yokettim hepsini bir solukta.

                Ama sen, inleyerek katı parmaklarında
                Kötü bir yazarın, yüreğimi yakıyorsun!
                Hiç aldatmadım seni! Yüzüğümün halkasında yaşattım
                Ve gene yaşayacaksın kanunların sonsuzluğunda.

                Çeviren: Erdoğan Tokatlı





                On beş yaşında

                Şarkı söyler ve unutulmam derken,
                Gönlümde şu sözcükler "on beş yaş."
                Ah, niye birdenbire büyüdüm ben,
                Ne yapsam boş!

                Daha dün, yeşil huşlar arasından
                Özgürce geçerdim, sabahleyin.
                Çok yaramazdım, saç baş perişan,
                Hem daha dün!
                Baharda uzaktaki çanlar çınlardı,
                Bana derdi "Koşup uzansana!"
                Hemen her çığlığıma izin vardı,
                Her adıma!

                Bizleri ne bekler işin sonunda?
                Her şey yalan dolan, her şey yasak!
                Çocukluğum bitti on beş yaşında,
                Ağlayarak.

                (1911)

                 



                Şiirlerim İçin

                Hayatımda öyle erken, öyle erken yazıldı ki şiirlerim
                Kendimin henüz bir şair olduğunu bilmiyordum daha.
                Pınarın damlacıkları misali cebren ayrılırlar benden,
                Bir roketin devinmesine benzer gene de.

                Ansızın saldırır şiirler benden, işgal eder, uykunun ve tütsünün
                Sarmaladığı tapınaktaki bazı minicik iblisler misali.
                Gençlik ve ölümdür ele aldığı konular. Şiirlerim,
                Her daim okunmadan kalan dizelerim!

                Değişik kitapçıların tozu arasında fırlatılmış buraya ve oraya,
                (Dokunulmamış şimdiye dek herhangi bir okurun parmaklarınca!)
                Değil mi ki şiirlerim, değerli şaraplar gibi saklanır derinlerde,
                Bilirim, zamanı gelir onların bir gün.

                (13 Mayıs 1913)

                Çeviren: İsmail Haydar Aksoy






                Seni seviyorum

                Seni seviyorum her gün, her saat.
                Üstümde kocaman bir gölgesin,
                Kutup köyündeki dumana inat.

                Seni seviyorum her saat, her an.
                Bana ne göz ve dudaklarından,
                Her şey başladı, bitti, sensiz, inan.

                Hatırlıyorum ses veren yaylar,
                Kocaman yaka, tertemiz karlar,
                Ve o yıldız dizilen boynuzlar...
                Gölge... göğün yarısı edersin...
                Eski dumanı kutup köylerinin...
                Anladım Sen Kuzey geyiğisin.

                7 Aralık 1918

                 
                 


                Rusya’m, ne var utanacak..

                Rusya'm, ne var utanacak!
                Melekler hep yalınayak...
                Çizmeleri aldı şeytan,
                onlar şimdi kara korsan!

                1919, Moskova


                 



                Damarları açtım..

                Damarları açtım durdurmak zor,
                N'eylersin, hayat fışkırıyor.
                Gelsin çanak, gitsin tabak!
                Her tabak nedense alçak,
                Düz her çanak.
                Ve geri dönmüyor
                Kamışları beslemek için
                Kara toprağa, hiç usanmıyor,
                Şiir fıkrıyor, n'eylersin.

                6 Ocak 1934

                Çeviren: Mehmet Perinçek


                 
                 


                Kaçmayalım cehennemden...
                 
                Kaçmayalım cehennemden, benim tutkulu
                kız kardeşlerim, içelim kara reçineleri -
                bizler ki tanrıya şarkılar söyleyerek yakardık…
                bütün gücümüzle ve bütün rikkatimizle.

                eğilmedik beşiklerin üstüne ya da
                gecede dönen tekerleklerin, ve şimdi biz
                kolsuz bir pelerinin eteklerinde
                sallanan bir kayıktan savrulup düştük,

                giyinirdik her sabah yumuşak
                Çin ipeğini, ve söylerdik
                cennet şarkılarını, eşkıya
                kampının ateşlerinde,

                pasaklı terzi kadın (bütün
                dikişlerimiz söküldü), dansözler,
                pipoların üstündeki oyuncular: bizler
                bütün dünyanın kraliçeleri

                ilkin güçbela örtündük paçavralarla,
                sonra kodeslerde ve şölenlerde
                saçlarımızdaki takımyıldızlarla
                değiş tokuş ettik cenneti,

                yıldızlı gecelerde, cennetin
                elma bahçelerinde.
                kibar kızlar, benim sevgili kız kardeşlerim
                emin olun bulacağız kendimizi cehennemde!

                Çeviren: Bilinmeyen


                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 4902 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2010-04-23 | Комментарии (3)





                Ağırlık ve tatlılık kızkardeştir


                Ağırlık ve tatlılık kızkardeştir, aynıdır belirtileri
                Ciğerotları ve yabanarıları ağır gülleri emerler;
                İnsan ölür, soğur ısınmış kum,
                Kara bir sedyede taşırlar bir gün önceki güneşi.
                Ah, ağır petekler ve o tatlı ağlar,
                Ağır bir taşı kaldırmak daha kolaydır tekrarlamaktan
                senin tatlı adını!
                Tek bir kaygım var benim, altın bir kaygım:
                Zamanın ağırlığını kaldırmak kaygısı...
                Kara bir su gibi çekerim içime bulanık havayı,
                Zaman pullukla sürülür ve gül çürüyüp toprağa döner;
                Örülür iki sıralı bir çelenkte ağırlıkları ve tatlılıkları
                Karışırken yavaş bir burgaçta ağır ve tatlı güller...

                1920

                Çeviren: Ataol Behramoğlu
                 



                Geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için...

                Geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için,
                o soylu kuşak uğruna, yoksun kaldım
                atalarımın şölenindeki kadehimden,
                mutluluğumdan, onurumdan.

                Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ,
                oysa benim kanım kurt kanı değil.
                İyisi mi, bir Sibirya kürkünün koluna
                bir kalpak gibi sokun beni ki,

                gözüm görmesin korkakları, yıvışan çamuru,
                çarka gerilen kanlı kemikleri,
                ve bütün gece parlasın benim için
                ilkel güzellikleriyle mavi tilkiler.

                Yenisey’in aktığı geceye götürün beni
                çamların yıldızlara değdiği,
                çünkü benim kanım kurt kanı değil,
                ancak bir benzerim öldürebilir beni.

                17-28 Mart 1931 - 1935





                Utangaç sözsüz sesi

                Utangaç sözsüz sesi
                Ağacından düşen bir meyvanın,
                Ve onun çevresinde, bölünmeyen
                Sessiz müziği ormanın.





                Bir buzulun çatlağından nasıl sızarsa su..

                Bir buzulun çatlağından nasıl sızarsa su
                Ve nasıl iki yüzü varsa o suyun tadının,
                Bir ileri,
                Bir geri ve nasıl biri tatlı öbürü sertse,

                Öyle ölüyorum ben de son kez her anında
                Bu günlerin,
                Bir yandan eski iç çekişler artık
                Salıvermezken beni,
                Bir yandan göremiyorum gideceğim yeri.


                Çeviren: Cevat Çapan

                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 2488 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2010-03-01 | Комментарии (0)

                 

                Rusya
                 
                İşte o altın yıllarda olduğu gibi
                Aşınmış üç eyer kayışı sallanıyor yine
                Ve renk renk üç tekerlek dingili
                Dalıp çıkıyor eğri büğrü izlere…

                Rusya, yoksul Rusya!
                Kül rengi köy evlerin senin
                Ve rüzgârın taşıyıp getirdiği türküler
                Gözyaşları gibidir ilk sevgimin

                Acımak elimden gelmez sana
                Ben kendi boğuntumu yaşamaktayım şimdi…
                Git, istediğin büyücüye
                Teslim et haydut güzelliğini!

                Varsın büyülesin seni ve aldatsın
                Yok olmazsın yitip gitmezsin nasıl olsa
                O güzel çizgilerin belki
                Dumanlanır biraz, kaygıyla…

                Ne çıkar bir kaygı daha eklenmişse
                Çağıltılı nehre bir gözyaşı daha damlamış ne çıkar…
                Sen o'sun yine, ormanlar, tarlalar…
                Ve kaşlarına kadar nakışlı bir boyun atkısı…

                Ve katlanılmayacak hiçbir şey yoktur artık
                Sezilmez nasıl akıp gittiği uzun yolların
                Parlayıverdiğinde, uzakta bir yerde
                Atkının altından bir anlık bakışın
                Ve usul bir tasayla çınladığında
                Boğuk türküsü arabacının…

                 

                Durgun yıllarda gelmiş olanlar dünyaya

                Durgun yıllarda gelmiş olanlar dünyaya
                Anımsamazlar geçtikleri yolları;
                Biz, Rusya'nın korkunç yıllarının çocukları -
                Gücümüz yok hiçbir şeyi unutmaya.

                Yakıp kavuran, kül eden yıllar !
                Çılgınlığın mı, umudun mu kökü gizli sizde?
                Savaş günlerinden, özgürlük günlerinden
                Kanlı bir parıltı kaldı yüzlerde.

                Uğultusu tehlike çanlarının
                Dilsiz olmaya zorladı bizi.
                Uğursuz bir boşluk kapladı
                Bir zaman coşkuyla dolu yüreklerimizi.

                Varsın, üstünde ölüm döşeğimizin
                Uçuşsun bir karga sürüsü, bağırışlarla -
                Tanrım, seyretsinler âlemini senin
                Kimler daha lâyıksa!

                Çeviren: Ataol BEHRAMOĞLU

                 

                İskitler

                Milyonlarcasınız. Milyarlarca biz.
                Hadi deneyin, savaşın bizimle.
                Evet Asyalıyız, biz İskitleriz.
                Aç, vahşi ve çekik gözlerimizle!

                Sizin yüz yıllar, bizim bir saat
                Uşaklar gibi iki düşman ırka
                Biz kalkan tutuk, ettik itaat
                Moğollarla Avrupa arasında

                Yüzyıllarca o eski ocağınız gürledi
                Susturarak çığların sesini
                Ve siz yabancı bir masal sandınız
                Lizbon ve Messina'nın çökmesini

                Gözünüz Doğudaydı yüzyıllarca
                Topladınız bizim başyapıtları,
                Erittiniz. Alayla beklediniz
                Bizlere doğrultmak için topları.

                Vakittir. Bakıyor bela kapıdan
                Büyüyor günbegün dargınlıklar,
                Yok olur belki hiç iz bırakmadan
                Günü gelince sizin Pestumlar.

                Daha ölmemişken ah eski dünya!
                Daha sürerken tatlı çilen senin.
                Ermiş Oidipus gibi dursana
                Önünde eski Sfenks bilmecesinin.

                Rusya Sfenks’tir. Gülerek, ağlayarak
                Kara kanlar içindeyken kendisi
                Gözleri sende, bakar öylece,
                Durur, içinde nefret ve sevgisi.

                Evet, kanımızın sevdiği gibi
                Sevmiyor hiç biriniz çoktan artık
                Unuttunuz bu dünyada sevgiyi
                Yakan, öldüren duyguyu - yazık!

                Severiz ilahi basireti de,
                Soğuk sayıların sıcağını da,
                Anlarız özü Fransızca espride,
                İç karartan Alman dehasını da.

                Aklımızda Venedik serinliği,
                Sokaklardaki cehennem Paris'te
                Uzakta aromalı limon bahçeleri,
                Köln'de dev yapılar, duman da, sis de.

                Severiz vücudu tat ve rengiyle
                Boğucu, ölümcül kokusuyla biz,
                Suç bizde mi, tatlı sert pençemizle?
                Çatırdarsa eğer iskeletiniz?

                Başından tutarız, alışkınız
                Biz oynak, yorulmayan atları,
                Kuyruk sokum kemiğini kırarız,
                Zapt ederiz hırçın köle kızları.

                Vazgeçin savaşın dehşetlerinden
                Gelin, biz barışıp kucaklaşalım.
                Eski kılıcı dostlar geç değilken
                Kınına koyun siz; kardeş olalım.

                Hayır, diyorsanız kaybetmeyiz ya;
                Hainlik yapmayı biliriz biz de,
                Lanet okuyacak durdukça dünya
                Sonraki sağlıksız kuşaklar size.

                Hadi Urallara, hepiniz gidin
                Entegral ve çelik makinelerle.
                Buyurun, bu meydan, harp edin
                Moğolların vahşi kuvvetleriyle

                Bizse artık size kalkan değiliz
                Savaşmayız, bıraktık o işleri.
                Biz çekik gözlerle seyredeceğiz
                Ölüm savaşını, kaynar mahşeri.

                Engin ve derin ormanlar boyunca
                Güzel Avrupa?nın önünde biz
                Yol açacağız; dönüp bakınca
                Asyalı suratımızı göreceksiniz.

                Gaddar Hun yakarken kentleri
                Ceset ceplerini karıştırırken,
                Kebap ederken beyaz kardeşleri,
                Karışmayız, kiliseye at sürerken.

                Artık gel eski dünya bu son gayri
                Kardeşçe emek, barış şölenine
                Çağırıyorken barbarların liri
                Kardeşlik aydınlık ziyafetine.

                 

                Manyakça Yaşamak İstiyorum


                Ah! Manyakça yaşamak istiyorum!
                Her anı ebedileştirmeyi
                Adsızı insanlaştırmayı
                Gerçekleşmeyeni gerçekleştirmeyi

                Hayatın ağır uykusu beni boğadursun
                Bu rüyada hep nefessiz kalayım-
                Belki şen şakrak bir genç
                Hakkımda şöyle der gelecekte:

                Hüznünü affedelim – kim bilir
                Belki bu onun gizli motoruydu.
                Tamamı şefkat ve aydınlığın çocuğu o,
                Ve her şeyiyle özgürlüğün galebe çalışı!

                 

                Ne Kadar Zor!


                Ne kadar zor! İnsan içinde dolaşıp
                Ölmemiş gibi gibi numara yapmak,
                Ve trajik aşk oyunlarını
                Henüz yaşamamışlara anlatmak

                Ve kendi kabuslarına bakıp da
                Duygunun düzensiz fırtınasında bir düzen bulmak
                Sanatın sönük alevlerinde
                Ölümcül hayat yangınını tanıtmak.

                 
                 

                Gece. Şehir uyumuş

                Gece. Şehir uyumuş.
                Kocaman pencerenin ardında
                Can çekişen bir adam gibi
                Sakin, heybetli.

                Camın önünde kederli biri
                Küsmüş talihine,
                Göğsü bağrı açık
                Yıldızlarda gözleri.

                -Yıldızlar, yıldızlar!
                -Nedir kederimin sebebi?

                Yıldızlarda gözleri.

                -Yıldızlar, yıldızlar!
                -Nereden geliyor bu keder?

                Ve yıldızlar konuşuyor
                Anlatıyorlar her şeyi.

                Çevirenler: Melih Cevdet ANDAY - Erol GÜNEY

                 

                Mavi yağmurluk

                Yiğitliği, kahramanlığı, şânı
                Bu kahpe dünyada unuturdum ben
                Yanlı bir çerçevede ışıdı mı
                Yüzün önümdeki masa üstünden.

                Gün geldi ve sen gidiverdin.
                Geceye attın aziz yüzüğünü.
                Yazgını bir başkasına verdim,
                Unuttum ben o güzel yüzünü.

                Günler geçti, hep telaş içre,
                Hayatımı yıktı şarap ve tutku…
                Birden hatırladım ben seni ve
                Gel dedim, gençliğime çağrıydı bu…

                Çağırdım ama gelmedin nedense,
                Çok gözyaşı döktüm, ilgisiz kaldın,
                Mavi yağmurluğunu mahzun giyindin de
                Yağışlı gecede benden ayrıldın.

                Bilmem, gururun nereyi tuttu mesken.
                Tatlımsın, sevgilimsin, her şeyimsin…
                Mavi yağmurluğunla düşe daldım ben,
                Yağışlı gecede giyip gittiğin…

                Düş kurulmaz, yok artık şefkat ve ün.
                Her şey bitti, geldi gençliğin sonu!
                Yok artık yalın çerçevede yüzün,
                Elimle masadan kaldırdım onu.

                Çevirenler: Ahmet NECDET - Kanşaubiy MİZİEV

                 

                Sanatçı

                Yaz sıcakları da geçer kış fırtınaları da
                Geçer şenlikleriniz matemleriniz geçer
                Ve ben bastırmak için yüreğimdeki özlemi
                Bilinmedik bir türkünün doğmasını beklerim.

                Geçer şenlikleriniz matemleriniz geçer
                Kapmak ve dondurmak ve belirlemek için.
                Umudumun katına ucu ucuna seçilen
                İnce bir iplik gibi uzanıyor şimdi.

                Deniz mi uğulduyor? Dallarda şarkı söyleyen
                Bir su perisi mi var yoksa zaman mı durdu birden?
                Ya mayıstır aylardan, ve elma ağaçlarının çiçeğini
                Örten kar dökülüyor? Ya da gizlice bir melek geçti?

                Sabırlı akışında saat ebediyeti taşır şimdi.
                Durmadan genişler aydınlık, sesler ve hareketler.
                Coşkuyla dolu geçmiş, geleceği seyreder…
                Şimdiki zaman ve tüm acımsayışlar çoktan uçup gitti.

                Ve, yeni ruhla bilinmedik güçlerin
                Kendi kendilerini yarattığı son uçta
                Melûn bir gökgürültüsüdür kaplar tüm varlığımı:
                Yaratıcı düşünceyi zorlayıp devirmekteyim.

                Soğuk bir kafese kapatır bu doğan küçük kuşu
                Çeker giderim işte, bu kuş hürriyet kuşu,
                Ölümü bizden uzaklaştırmak isteyen ve sadece
                Ruhu kurtarmak özlemiyle durmadan uçan kuş bu.

                Ve işte kafes: Tunçtan, ağır mı ağır;
                Altın kafes duygusunu uyandırır akşam güneşinde.
                Ve benim güzel kuşum keyfi geldiğinde,
                Bir oraya bir buraya, türkü tutturur.

                Kuşumun kanadı kesik, türküleri nakarat…
                Ama pencerenin altında kalakalırsınız işte böyle.
                Sevdiniz değil mi türkülerini? Bense yorgun bitik,
                Yeni bir kuş bekliyorum… yeni bir sıkıntının içinde.

                Çeviren: Attila TOKATLI

                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 3470 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2009-08-14 | Комментарии (0)


                Dinleyin!
                ..


                Dinleyin!
                Bu yıldızları böyle
                her gece
                niçin yakarlar ?
                Herhalde birisine gerekli diye?
                Herhalde yanmalarını isteyen birisi var?
                Ve herhalde birisi
                bu balgam parçalarını
                inci diye sayıklar?
                Ve zorlayıp
                bir öğle vakti kalkan toz borasını
                Tanrı katına varır
                geç kalmak korkusu yüreğinde
                yalvarır

                öper Tanrı' nın elini merhamet dilenerek
                ağlar -
                anlatır kendisine niçin bir yıldız
                gerektiğini -
                bu azaba yıldızsız katlanamayacağını
                Ve sonra o birisi
                gezdirir boğuntusunu diyar diyar
                sakin gözükmeğe çalışarak:
                "Şimdi daha iyisin değil mi?"
                diye sorar
                yoluna ilk çıkana
                "Korkmuyorsun artık
                değil mi?"
                Dinleyin!
                Yaktıklarına göre bu yıldızları
                böyle
                her gece
                Birisinin işine yaramaları şart
                öyle değil mi
                ve şart olsa gerek
                gene her gece
                hiç olmazsa bir yıldızın yanıp sönmesi..

                Çeviren : Attilâ T
                okatlı

                 

                K
                eder


                Rüzgâr, umutsuz, boşuna
                dövünüp durdu insafsızca.
                Karartarak damlayan kanı
                ürpertip damların omurgasını.
                Ve bir yalnızlık düşkünü yine
                doğdu dulkalmış ay gecede.

                Çeviren: Erdal A
                lova



                Lili
                (Mektup yerine)

                Tütün dumanı kemiriyor havayı.
                Oda
                Kruçyonıh'ın Cehennem' inden bir bölüm gibi.
                Anımsıyor musun
                İlk kez
                ardında bu pencerenin
                tutkudan çıldırmışçasına
                okşamıştım ellerini.
                Şimdi
                oturuyorsun aynı yerde,
                yüreğin
                demirden bir kılıf içinde.
                Ve yarın
                paralayan sözlerle
                kovacaksın belki beni
                Ve loş antrede
                uzun süre
                titreyişlerle sarsılan bir kol
                bulamayacak
                ceketteki yerini.
                Çıkacağım, ezilmiş.
                Fırlatacağım vücudumu sokağa.
                Yabanıl
                çılgın
                umutsuzlukla paramparça.
                Hayır
                gerek yok buna,
                sevgilim,
                biriciğim,
                gel
                vedalaşalım şimdiden.
                Ağır bir gülle gibi
                aşkım
                nereye kaçarsan kaç
                asılıdır sana
                nasıl olsa.
                Bırak
                son bir haykırışla uluyayım
                horlanmışlığın acı yankısını.
                Çalışmaktan
                anası ağladığında öküzün
                gider
                salar kendini soğuk sulara.
                Aşkından başka
                deniz yok bana,
                ve gözyaşları da
                bir erinç
                koparamıyor ondan.
                Yorgun fil
                sessizliği aradığında
                yatar
                kızgın kumlara saltanatla.
                Aşkından başka
                güneş yok bana.
                Ve bilmiyorum bile
                neredesin şimdi ve kiminle.
                Eğer
                bir başka şair olsaydı
                böylesine üzdüğün,
                onarırdı acısını
                parayla ve ünle.
                Fakat
                sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı
                senin sevgili adının
                çınıltısından başka.
                Atmayacağım
                bir boşluğa kendimi,
                zehir içmeyeceğim.
                Ve dayayıp
                şakağıma namluyu
                çekmeyeceğim tetiği.
                Ağzı hiçbir bıçağın
                bakışların kadar senin
                kesemez beni.
                Yarın unutacaksın
                seni taçlandırdığımı,
                ve yakıp tükettiğimi
                çiçeklenmiş bir ruhu
                aşkla.
                Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı
                dağıtacak
                sayfalarını kitaplarımın.
                Sözlerimin kurumuş yaprakları mı
                durduracak seni
                çırpınan soluğuyla.
                Bırak hiç değilse
                son bir sevgi dalgası sereyim
                beni bırakıp giden adımlarının altına.

                Çeviren : Ataol Behramoğlu

                 


                Şair İşçidir


                Bağırırlar şaire:
                "Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
                Şiir de ne?
                Boş iş.
                Çalışmak, harcınız değil demek ki..."
                Doğrusu
                bizler için de
                en yüce değerdir çalışmak.
                Ve kendimi
                bir fabrika saymaktayım ben de.
                Ve eğer
                bacam yoksa
                İşim daha zor demektir bu.
                Bilirim
                hoşlanmazsınız boş lâftan
                kütük yontarsınız kan ter içinde,
                Fakat
                bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
                Kütükten kafaları yontarız biz de.
                Ve hiç kuşkusuz
                saygıdeğer bir iştir balık avlamak
                çekip çıkarmak ağı.
                Ve doyum olmaz tadına
                balıkla doluysa hele.
                Fakat
                daha da saygıdeğerdir şairin işi
                balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
                Ve doğrusu
                işlerin en zorlusu
                yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
                su vermektir kızgın demire.
                Fakat kim
                aylak olduğumuzu söyleyerek
                sitem edebilir bize;
                Beyinleri perdahlıyorsak eğer
                dilimizin eğesiyle...
                Kim daha üstün, şair mi?
                yoksa insanlara
                Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
                İkisi de.
                Yürek de bir motordur çünkü
                ve ruh, onun çalıştırıcısı.
                Eşitiz bizler
                şairler ve teknisyenler.
                Vücut ve ruh emekçileriyiz
                aynı kavganın içinde
                Ve ancak ortak emeğimizle
                bezeriz evreni
                marşlarımızı gümbürdeterek
                Haydi!
                laf fırtınalarından
                ayıralım kendimizi
                bir dalgakıranla.
                İş başına!
                Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
                Ve ağzıkalabalık söylevci takımı
                değirmene yollansın dosdoğru!
                Unculuğa!
                Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!

                Çeviren : Ataol BEHRAMOĞLU

                 

                Pantolonlu Bulut


                Sizin,
                kirden muşambalaşmış sedirde bir uşak gibi semiren
                pelte beyniniz üstünde dalmış düşlere düşüncenizi,
                taciz edeceğim yüreğimin kanlı limeleriyle;
                doyuncaya dek gülünçleyeceğim sizi küstah ve yakıcı.

                Ruhumda benim yok tek ağarmış tel,
                ve ihtiyarca bir sevecenlik yok ruhumda!
                Dünyayı sarsa sarsa sesimin kudretiyle,
                yürüyorum - yakışıklı
                yirmi iki yaşımda.

                Kibarlar!
                Siz aşkı kemanlara yatırırsınız.
                Bir kaba yatırır aşkı timballere
                Ama kendinizi, benim gibi tersyüz edemezsiniz,
                tüm dudaklardan ibaret kalıncaya dek!

                Gelin ders alın
                çıkın konuk salonundan
                patiskadan memur karısı melekler topluluğundan.

                Dingince çeviren dudakların sayfalarını,
                yemek kitabını devreden bir aşçı kadın gibi.

                İster misiniz
                besiden kudurmuş olacağım
                -ve, gökyüzü gibi yeni bir renge bürünüp- -
                ister misiniz-
                kusursuz kibar olacağım,
                erkek değil - pantolonlu bir bulut!

                İnanmıyorum Nice diye bir kentin varlığına çiçekler içre!
                Benimle yine övünmeye başlar öz övgüleri gibi
                sayrılarevi gibi bayatlamış erkekler,
                ve kadınlar, hırpalanmış
                atasözleri gibi.

                Çeviren: Azer Yaran


                Karıma Dair Birkaç Söz


                Meçhul denizlerin engin plajı boyunca
                gidiyor ay-
                karım benim.
                Benim kumral saçlı aşkım.
                Yaylı arabasının ardında
                çığlıklarla uzanıyor alaca kalabalığı yıldız kümelerinin.
                Taçlanıyor otomobil garajıyla,öpüşüyor gazete büfeleriyle,
                giysi peşinin samanyoluysa bir maiyet beyzadesi gibi
                süslenmiş yıldızlı kıvılcımlarla.
                Ya ben?
                Taşımaktaydı işte, bu yanmışa, kaşların saka sırığı
                kuyuların gözlerinden soğuk kovaları.
                Gölsel ipekler içinde sen miydin salını duran,
                kalçaların mı kehribar bir keman gibi çınıldayan?
                Teşne çatıların diyarlarına
                düşürmezsin dallarının ışıltılarını.
                Bulvarlar içre batıyorum, kumların yitip kederinde:
                bu da işte senin kızındır-
                şarkım benim file çoraplarıyla
                kafelerin önlerinde.

                Çeviren: Azer Yaran

                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 2477 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2009-05-26 | Комментарии (0)

                 
                 
                 
                Kleopatra ve Âşıkları
                 
                Saray pırıl pırıl. Şarkıcılar hep bir ağızdan
                Destan okuyorlardı, filâvta ve rubabın akışıyla.
                Melike sesiyle ve bakışıyla
                Canlandırıyordu ziyafeti ihtişam içinde.
                Gönüller sürükleniyordu onun tahtına doğru
                Fakat altın tasın önünde, O, birdenbire daldı derinlere
                Mucizeli başını, omuzuna eğip durdu.
                Ve şimdi muhteşem ziyafet sanki uyukluyordu,
                Davetliler susmuştu. Şarkıcılarda ne ses, ne seda vardı!
                Ama işte, eğilen başını O kaldırdı yine,
                Işıklı bir yüzle başladı sözlerine:
                "Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
                Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
                Benimle bir olabilirsiniz.
                İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
                Aşkımı satıyorum ben,
                Hayatı pahasına bir gecemi benim
                Söyleyin, kim satın alacak içinizden?”
                Sustu ve korku sardı herkesi,
                Yürekler burkuldu şehvetle…
                O, yüzünde soğuk bir cüretle
                Dinlemektedir şaşkın mırıltıları
                Ve küçümseyen bakışlarını ağır ağır
                Hayranlarının üstünde dolaştırmaktadır.
                Birden bir insanın çıkışıyla yarıldı kalabalık
                Onun peşinden geldi iki kişi daha
                Duruşları pervazdı, gözbebekleri ışık.
                Melike karşılıyor gelenler ve böylece
                Alışveriş bitiyor: satın alınıyor üç gece.
                Ölüm odasıdır çağıran onları artık.
                Şimdi kutsal kâhinler
                Donakalmış davetliler önünde
                Uğursuz kâseden
                Sıra kur’asını çekiyor birer birer.
                Birinci Flavius, son Roma bölüğünde
                En yırtıcı asker.
                Çıldırtabilirdi onu
                Katlanmak bir kadının azametine,
                O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,
                Kızgın kavga günlerinde koşar gibi
                Düşmanın davetine.
                İkinci, Kriton, genç hakim,
                Epikür bahçelerindendi,
                Kharite’lerin, Kıbrıs’ın, Amur’un
                Şairi ve hayranlarındandı.
                Üçüncü, yeni açmış bir bahar çiçeği gibi
                Okşuyordu gözü ve kalbi.
                Ünlü değildi, adı asırlarda tutmamıştı yer;
                Yavaşça gölgeliyordu
                Dudaklarını ilk tüyler;
                Genç yüreğinde tecrübesiz gücü
                Kaynıyor ihtirasla;
                Heyecan ışıldıyor gözlerinde.
                Mağrur Melike hüzünlü bakışlarını;
                Dondurdu onun üzerinde.
                "-Ant içerim… Ey zevklerin anası,
                Mislini görmediğin gibi hizmet edeceğim sana.
                Satılık bir cariye gibi gireceğim,
                Kandırıcı ihtirasların odasına.
                Dinle beni, gücü büyük Kıbrıslı sen,
                Ve siz yer altı hükümdarları,
                Ey gazaplı Ayda’nın ilahları,
                Yemin ederim ki, sabah şafak sökene kadar
                Arzularıma hükmedenleri, ben
                Tatlı ihtiraslarla doyuracağım,
                Ve bütün esrarlı aşk hünerleriyle
                Ve misilsiz bir rehavetle onları yoracağım.
                Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,
                Sökünce ölümsüz şafak,
                Yemin ederim ki ölümün baltasıyla
                Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak.”
                Ve işte artık gün batıyor,
                Altın bir yay gibi doğuyordu ay.
                Örtüldü baygın gölgelerle
                İskenderiye’de saray.
                Fıskiyeler coşuyor, meşaleler tutuştu.
                Buhurdanlar tütüyor ağır ağır, yer yer…
                Dünya ilâhlarının bekliyor emirlerini
                Tatlı, ihtiraslı serinlikler.
                Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,
                Gönlü çeken mucizeleri arasında,
                Ve gölgesinde erguvani perdelerin
                Işıldıyordu altın oda…

                1835

                Çeviren: Nâzım HİKMET

                 
                 
                 
                 
                 
                Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın..

                Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın;
                Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
                Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
                Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
                Seninle, sadece seninle… Hiçbir şey
                Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
                Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
                Sevmemesi olanaksız çünkü.

                 
                 
                 
                 
                O’na
                 
                Anımsıyorum o büyülü ânı
                Karşımda beliriverdiğin,
                Uçup gidici bir hayal gibi,
                Dehası gibi saf güzelliğin.
                Bunluklarında ümitsiz hüznün,
                Telâşın yorucu tasalarında,
                Çınlardı o tatlı ses uzun uzun,
                O güzelim çizgiler görünürdü bana.
                Yıllar geçti. İsyancı dalgalarında fırtınaların
                Dağılıp söndü eski hayaller,
                Unuttum tatlı sesini senin
                Ve silindi Tanrısal çizgiler.
                Issızlıkta, karanlığında tutsaklığın
                Sessizce uzayıp gidiyordu günlerim
                Tanrısız, esinsiz, gözyaşsız,
                Yaşamsız ve sevgisizdim.
                Ve bir an geldi, uyandı ruhum:
                Ve işte sen yeniden belirdin,
                Bir hayal gibi, uçup giden,
                Dehası gibi saf güzelliğin.
                Ve yürek çarpıyor bir esrimeyle,
                Ve yeniden canlanıyorlar onda
                Tanrısallık da, esin de,
                Yaşam da, gözyaşı da, aşk da.
                 
                 
                 
                 
                Şair’e
                 
                Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
                Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
                Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
                Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.
                Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
                Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
                Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
                Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.
                Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
                Ürününe en titiz değer biçebilensin,
                Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?
                Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
                Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
                Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.
                 
                 
                 
                 
                Seviyordum sizi

                Seviyordum sizi ve bu aşk belki
                İçimde sönmedi bütünüyle.
                Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
                İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
                Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
                Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
                Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
                Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

                Çeviren: Ataol BEHRAMOĞLU

                 
                 
                 
                 
                 
                Şair

                Şairi Tanrı Apollon
                Kutsal özveriye çağırmadığı zaman,
                Yılgınca gömülmüştür o
                Boş bir dünyanın dertlerine;
                Kutsal liri onun susar;
                Soğuk bir uykuda pinekler ruhu,
                Dünyanın önemsiz çocukları arasında
                Belki, en önemsizi odur.
                Ama tanrısal söz ulaştığı an
                Onun duyarlı işitimine değin,
                Durgun ruhu silkinir şairin,
                Bir kartal gibi, uyanan uykusundan.
                Dünyanın eğlencesi ona boğuntudur,
                Beşerin lâkırdısı ona yabancı,
                Durup divanına halkın putunun
                Şair eğmez mağrur başını;
                Koşar o, akansız ve yaban,
                Seslerle ve karmaşayla dolu,
                Issız dalgaların vurduğu kıyılara,
                Gür uğultulu ormanlara doğru…

                Çeviren: Azer YARAN

                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 9360 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2009-04-06 | Комментарии (0)


                 
                 
                Kış gecesi (Mum yanıyor masada...)

                Tipi tipi, bütün dünya, 
                Köşe bucak kar. 
                Bir mum yanıyor masada, 
                Yanan bir mum var. 
                 
                Sinek nasıl yaz geldi mi 
                Ateşe uçar, 
                Uçuyor bak onun gibi 
                Pencerede kar. 
                 
                Yapıştırıyor camına 
                Onları rüzgâr. 
                Bir mum yanıyor masada, 
                Yanan bir mum var. 
                 
                Işıyan tavana az az 
                Yerleşir gölge, 
                El çapraz, ayak çapraz, 
                Çapraz kader de. 
                 
                Tıkırtıyla düştüğü an 
                Pabuçlar yere, 
                Mumun gözyaşı lambadan 
                Damlar eteğe. 
                 
                Her şey karlı karanlıkta  
                Yiter kırçıl, ak. 
                Bir mum yanıyor masada, 
                Mum yanıyor, bak. 
                 
                Mumu üfürür bir yandan, 
                Tutku ateşi 
                Kaldırır kanatlarından 
                Bir melek gibi. 
                 
                Tipiydi tüm şubat ayı, 
                Ve bir mum bazan 
                Işıtıyordu odayı, 
                Masada yanan. 

                1946

                 


                 


                Sonbahar
                 
                 
                Dağılın dedim ev halkına, 
                Bütün dostlar çoktan dağıldı, 
                Ve doldu kalbe ve doğaya 
                Tüm zamanların yalnızlığı. 
                Bekçi kulübesindeyim bak 
                Seninle, ıssız bir orman bu. 
                Yollar, şarkıya uyarak  
                Yarı yarıya otla dolu. 
                Şimdi acı duyarak bizi 
                Seyrediyor kütük duvarlar. 
                Hiç beklemeyin cengimizi, 

                Geberip gideceğiz, o kadar. 
                Birde oturup üçte kalkarız, 
                Bende kitap sende el işi, 
                Ve şafak söker, anlamayız, 
                Artık öpüşmediğimizi. 
                Umursamadan ve görkemli, 
                Yapraklar, dökülün, hışırdayın, 
                Ve dünün acı kasesini 
                Bugünün hüznüyle çoğaltın. 
                Bağlılık, çekicilik, gönül! 
                Dağılalım bu hengamede! 
                Güzün hışırtısına gömül! 
                Dona kal veya çıldır sen de! 
                  
                Dr.Jivago’nun şiirlerinden

                 

                 

                 
                 

                Bazılarını sevmek
                 

                Bazılarını sevmek ezer bizi, 
                Senin her şeyin mükemmeldir, 
                Ve çekiciliğinin gizi 
                Hayatın çözümüne bedeldir. 
                 
                Baharda düşlerin hışırtısı 
                Ve fışırtısı gerçeklerin. 
                Bu ailedensin. Hava gibi 
                Çıkar gözetmez, anlamın senin. 
                 
                Kolaydır gözü ışığa açmak, 
                Arınmak sözcük çöplüğünden 
                Ve çöp biriktirmeden yaşamak. 
                Bunları kurnazlık sayma sen. 

                1931



                 


                Her şeye inmek isterim
                 
                 
                Her şeye inmek isterim, 
                İşin özüne, 
                Bir yol bulabilsem, derim, 
                Kalp pürüzüne. 
                 
                Özüne geçmiş günlerin, 
                Nedenlerine, 
                Köklerine, temellerin 
                En derinine. 
                 
                Bağını kavrayabilmek 
                Olayların ve 
                Yaşamak, düşünmek, sevmek, 
                Yaratmak bir de. 
                Becerebilseydim onu 
                Kısmen de olsa, 
                Yazardım hırsın özünü 
                Sekiz satırla, 
                 
                Suçu, günah işlemeyi, 
                Koşuşturmayı, 
                Ve rastgele görüşmeyi 
                Eli, ayayı. 
                 
                Yasasını yazardım ben, 
                Ön sözlerini, 
                Adının tekrar ederken 
                Baş harflerini. 
                 
                Kalbim adeta uçardı, 
                Dikerdim şiir. 
                Ihlamur çiçek açardı 
                Ardından bir bir. 
                 
                Katardım şiire, neyi: 
                Gülü, naneyi, 
                Fırtınayı, saparnayı, 
                Çayır biçmeyi. 
                Eskiden Chopin sokmuştu 
                -De ki mucize- 
                Mezarı, parkı, koruyu 
                Öz müziğine. 
                 
                Ulaşılan her zaferdeAzap ve oyun- 
                Çekilen bir kirişidir 
                O gergin yayın. 
                 

                 

                 


                Öyledir öyle başlar
                 
                 
                İnsan iki yaşında da öyle başlar işte 
                Ezgilerin karanlığına sıyrılır kucaklardan, 
                Cıvıl cıvıl cıvıldar, mırıldar bir süre, 
                Derken, üçüne doğru, sözler dökülür ağzından. 
                 
                Öyledir işte, yavaşça başlarsın anlamaya, 
                Kapılıp bir türbinin büyük gürültüsüne, 
                Sen misin bu, bir başkası mı yoksa, 
                Yabancılaşmıştır evin, bir gölgedir annen de  
                 
                Bu zalim leylâk parıltısının nedir derdi? 
                bu dökülen, bu inen bir park kanepesine, 
                Nedir? çocukları kaçırmak gibi bir şey mi? 
                Öyledir işte, kuşlar öyle doluşur içine. 
                 
                Arttıkça artan kıvamını bulan acılardan: 
                Yüreğinde ulaşılamayanın özlemi, uzak yıldızlar, 
                Faust gibi olduğun, kafan bulandığı zaman 
                Öyledir, öyle başlar çingene çalgıcılar. 
                 
                Uçaraktan yüce yüce gök katlarından 
                Çevrili alanlar görürsün, evsiz topraklar, 
                ve denizler bir iççekiş kadar ansızın, 
                İşte tıpkı öyle doğar heceler ve uyaklar. 
                 
                Yulafların üstünde, sırtüstü,yaz geceleri, 
                yakarır durur: her şey yerini alsın diye, 
                Sakınarak gözünden şafağı ve evreni 
                Öyle olacaktır, öyledir dalaşımız güneşle. 
                Öyledir, öyle başlar yaşamak, dizelerle. 
                 
                Çeviren: Cemal
                Süreya  
                Категория: Rus şiirler Türkçede | Просмотров: 2845 | Добавил: TurkEvim | Дата: 2009-03-13 | Комментарии (0)

                1 2 »
                Культура - Kültür

                Что нового?

                НОВОЕ ФОТО

                YENİ FOTO



                НОВОЕ ФОТО

                YENİ FOTO



                НОВАЯ СТАТЬЯ

                YENİ YAZI




                НОВАЯ МУЗЫКА

                YENİ MÜZİK



                НОВАЯ КНИГА

                YENİ KİTAP



                Emin Coşkun - ART

                Авторский сайт Эмина Джошкуна

                Emin Coskun

                Эмин Джошкун у нас


                Поделиcь - Paylaş
                Поиск - Arama
                Copyright TÜRK EVİM - ТУРЕЦКИЙ ДОМ © 2019 Сайт создан в системе uCoz