1995 yılında en kara günlerimizi geçiriyorduk. Büyük ve ünlü yüzyıl ağır
azapla yavaş yavaş ölüyordü, metro istasyonumuzun yanında ayazdan ölen
ayyaş madalyalı dilenci gibi. Karanlık bir sonbahardı… O zamanlar
işsiz bir mimardım. Bu nedenle o sonbahar bana daha da karanlık
gelmişti.. Çünkü sadece arasıra özel siparişler alıyordum..
Yani, tesadüfen... Ayrıca müşteri de insandır, insanın da parası fazla
veya az oluyor. ’Sen çalış, sonra öderiz’ dediler. Başka meşlektaşlarımın
işleri aynıydı zaten. Geleceğimiz çok bulanık göründü, daha doğrusu
önümüzde hiç gelecek görmüyorduk.
Günün birinde, biri bana 'son dakika' turu teklif etti. Elbette seve
seve kabul ettim. Tur paketi ucuzdu ve ayrıca bizim için Türkiye
efsanevi ülke olarak görünürdü (1001 Gece’den gelen gibi…)
O günlerde karanlıklar sadece doğada ve halk hayatında olmadı,
zihnim de karanlıktı . İnanın ki insanlarla konuşurken, o kadar saf
sorular soruyordum: ‘Antalya nedir? Anadolu mu demek?’ - ‘Allah bilir.
İşte buna benzer şeyler…’
…Şimdi buraya gösterişli satır ekleyebilirdim. ‘Karanlıktan
ışığa, donuk aleladelikten sihirli efsaneye’ vs. Ama böyle birşey yoktu.
Ne efsane ne de ışık. Geldiğimde akşamın geç saatleriydi. Bir buçuk
saat sonra deniz kenarındaki küçük bir oteldeydik.. Gecenin sıcaklığını
hissedip gözle görülmez dalgaların sesini duymuştum nihayet.
‘Denize girmek istiyorum!’ ‘Nereye girmek istiyorsun, geç
oldu!’ ‘Ah fark etmez…’
Merhaba Akdeniz!.. Sular, parmağımdan altın Mısır yüzüğümü
yıkayıp çıkarttı. Üzülmüşmüydüm? Elbette üzülmuştüm, bu doğaldı… O
yüzüğü kimse bana vermedi,çalışıp kazandıgım parayla almıştım... Fakat
güldüm. ‘İşte bu ülkeyle nişanlandım!’ dedim.
…O gece yağmur yağıyordu. Yağmur damlaları. Bahçede portakal
ağaçlarının yapraklarına hafifçe vuruyordu. Yakındaki otelden ise
kulaklarıma keman sesi geliyordu. Oradaki insanlar dans ediyorlardı
sanırım. Dikenli çalılıklarla kaplanmış duvarda gölgeler görünüp
kayboluyordu. Yağmur durdu. Sonbaharda yağmurlar hep kısa ve taşkın
oluyor. Körfez üstünde gökyüzü desenli birkilim gibi yayılmıştı. O gök
kiliminde ki büyüklü ve küçüklü yıldızlar parlak arabesk yaratmıştı.
Tabiki gece gökleri heryerde aynıdır. Türkiye de başka bir ülke de.
Ancak bu gece tamamen ayrıydı. Böyle geceler Harkov’da vardı. Çocukken
balkonumda oturduğum zaman böyle gökyüzüleri seyretmeeyi severdim. Orada
portakal bahçesi yerinde kavaklı evler vardı, denizin yerinde ise vişne
bahçesinin dalgalarıyla oynayan yar vardı. Kendi şehrimde
geçirdiğim son birkaç seneyi hatırlıyorum. O zaman kaybedeceğim evime
olan bağlığımı şiddetle hissettim… sonra da kendimi hiç 'evimde'
hissetmedim.
…Seyahat etmeyi seviyorum zaten. Kendimi yolda hissetmeyi de
seviyorum. Ama!.. Bu defa başka birşey aklıma geldi. Akşam Antalya
sokakları, bizim Sumskaya ( ..artık benim olmayan ..) sokağımızı aklıma
getirdi. Yüzüğümle ilgili olay da… Gecmişle ilgili duygularımı ve
düşüncelerimi unuttum ama bu gece herşey benimle idi. …Her gün bana
bunlardandan bahseden kimdi? Dağların yamacında kıvrıla kıvrıla giden
yol ve kayaya saplanmış eğri çam ve köye dönen yolun ardında bulunan
köhne evcik, bir de sakin ekim güneşinin battığı saatlerde denizden esen
tuzlu rüzgar. ‘Her zaman buraya döneceksin’ dediler bana.
Şehir de benimle konuştu. Çünkü şehirler insanlar gibidir:
dikkatle bakıp tanışıyorsınız, davet ederler sizi,hatta küsersiniz bile
.Nihayetinde gönlünü almaz istersiniz..Bazıları kabul eder,bazıları
etmez. Antalya hemen kabul etti. Ama bayramlık elbiseleriyle karşıma
çıkmadı. Tabiki turist olarak görülmeye değer şeylerini görmeye
gitmiştim. Sonra da şehrinin sokaklarında dolaşınca, güneş ve pişmiş
balık kokulu evlere uğruyordum… Evlerin balkonlarında herzamanki gibi
çamaşırlar asılmıştı. Ağaçların gölgesinin altındaki sandalyelerde
oturan ihtiyar adamlar tavla oynuyordu. (Harkov’daki şehir parkında iki
yanı kestaneli yol vardı ve orada bunlara çok benzeyen ihtiyarlarar
oturdu). Biri gazete okuyordu, okuması bittikten sonra birdenbire
genç bir delikanlı gibi çabukça ayağa kalkıp diğerlerine yüksek sesle
bir şeyler söyledi.Onlar da oyunu bırakıp hararetle birşeyker
tartışmağa. başladılar. O günlerde Türkçe hiç bilmedim, ama bu tür
tartışmaların konusunu çok iyi bilirdim: ya uluslararası durum ya da
futboldu… Çünkü küçükken, büyükbabam da böyle oyuncu ve münakaşacılara
beni götürüyordu. Her pazar o kestaneli yolda toplanıyorlardı, ama tavla
yerinde satranç vardı. Ne garip!.. Tanımadığm ve egzotik yerlere
gitmiştim ama sonunda çocukluğuma da gelmiştim!..
…Sonra doğduğum sokağa dönen, tramvay yoluna benzer kısa tramvay
yolu göründü. Burada bu yol yarların eteğine kadar gitti, ilerisinde de
budak ve kuru yabani otların arkasından deniz parladı.
Çok daha sonra profesyonel olarak turizm ile uğraştığımda, oraya
defalarca gelip türlü büyük ve şahane otellerini gördüm. Tüm Akdeniz
kıyısını gezdim. Herşey çok güzeldi ama oraya sadece geliyordum, o saklı
evlere de dönüyordüm. 2005 yılın baharında birkaç gün böyle hane,
böyle sokak ve böyle evde misafir olarak kaldım ve bu zamanı gelmiş
dönüş o kadar gerçek göründü ki!.. Hayır, orada ebediyen kalmayı hiç
planlamadım; madem ki dünya ki her barınak geçici oluyor, ne
farkederdiki?..
...Gürültülü kavşakta duruyorum ve üstümdeki sıcak akşam
havasından şehrin gürültusu süzülüyor. Arabalar klakson çalıyor. Simitçi
zile benzer bir tonda tekdüze bağrıyor: ‘Simitçi geldiiii, geldi
simitçiiiiiiiii…’ Ara sokağın en yakın lokantasından müzik sesi
duyuluyor. İnsan koşuşması, eski kale duvarları ve yarı uykulu körfez
üstünde de Ay’ın solgun yüzü göklere çıkıyor. Bu ay iki bin yıl önce
aynen Batı’ya giden havarilerin yollarını aydınlattı. Şimdi ışıgı yolumu
aydınlatıyor. Herzaman buraya döneceğim…
Çevirenler: Elena Ivanova ve Ahmet Göze |